Woodkid Do you love me after all
Woodkid
Do you love me after all

Yoan Lemoine’ın altın çağın kapanışını yaptığı Do You Love Me After All? pazar gününe biraz keder bulaştırmak için mükemmel bir seçim olarak yastık altından çıkıverdi. Woodkid’in kapattığı çağ hakkında bir şeyler okumak isterseniz ise aşağıdan devam edebilirsiniz;

Woodkid Altın Çağında

Fransız müzik video yönetmeni, grafik tasarımcı, fotoğraf sanatçısı ve müzisyen Yoan Lemoine nam-ı diğer Woodkid’in ilk stüdyo albümü The Golden Age 2013’ün en başarılı albümlerinden biri olarak müzik dünyasında yerini aldı.

Yönetmenliğini yaptığı Teenage Dream (Katty Perry), Born to Die (Lana Del Rey), Take Care (Rihanna, Drake) videoları ile pek çok ödüle aday olan Lemoine asıl başarıyı The Golden Age albümünden çıkan ilk single Iron ve video klibi ile yakaladı. 2011 yılında yayımlanan Iron EPAssassin’s Creed: Revelations’ın fragman müziği olarak kullanılmasının da etkisiyle bir anda adını duyurdu.

The Golden Age albümü Lemoine’ın çocukluk yıllarını temsil ediyor. Bir röportajı esnasında çocukluk yıllarının altın çağı olduğunu söyleyen Lemoine, bu albümde başlangıcından sonuna yaşamı anlatmak için uzun bir yolculuğa çıkmış. Albüm 2011 yılı içinde yayımlanmak üzere planlansa da 2013’e kadar uzanan bir yapım sürecinin ürünü.  Albümün ana temasını oluşturan yolculuk sinematik bir hava barındırmakta ve Lemoine’ın yönetmen kimliğini müziğinde de kullanarak ortaya koyduğu eser kesinlikle takdiri hak ediyor.

Lemoine, müzisyen kimliğinin diğer yaratıcı kimliklerinden izler taşıdığını ve aslında müzik videoları, moda çekimleri ve grafik çalışmalarında da her zaman müzik ve şiirle iç içe olduğunu belirtiyor. Amacının tüm bu ögeleri bir arada toplayarak şiirsel yapıtlar ortaya koymak olduğunu söyleyen Woodkid, The Golden Age albümü ile istediğini elde etmişe benzemekte.  Genç müzisyen yarattığı videolar, müzik ve  sergilediği canlı performansları ile dinleyiciyi kendisine hayran bırakmakta.

The Golden Age adeta büyük bir sinema yapıtı için oluşturulan, her ayrıntısı düşünülmüş, hikayeyi dinleyicinin gözlerinde canlandırabilen bir albüm niteliğinde. The Golden Age albümünden şimdiye kadar Iron (Mart 2011), Run Boy Run (Mayıs 2012) ve I Love You (Nisan 2013) olmak üzere üç video yayımlandı. Videoları üçleme şeklinde oluşturan Lemoine, bir söyleşisi esnasında Iron’ın videosuna değinerek hikayenin başlangıç kısmını anlatmakla yetinip geri kalanı dinleyicinin hayal gücüne bırakmış:

“Bu tamamlanmamış bir parça, insanların boşlukları doldurup kendi hikâyelerini oluşturacaklarını düşünüyorum. 

… Aslında bir hikaye var; şehirle çarpışarak evinden kaçan bir çocuk hakkında. Nazik ve ham vokalleri oldukça sade, titizlikle hazırlanan müzik ise duygunun büyük kısmını aktarıyor.”

Ayrıca Lemoine bir pop ikonu olmak istemediğini ve videolarında kamera önünde bulunmayacağını ifade ediyor.

Şarkı sözleri videolarla birleştiğinde Lemoine’ın hikaye anlatıcısı olarak da oldukça başarılı olduğunu görüyoruz. Nitekim bu başarısı müzik otoritelerince de takdir gören sanatçı, Grammy (Run Boy Run yılın en iyi müzik videosu, 2013) de dahil olmak üzere film festivallerinde ve çeşitli müzik ödüllerinde en iyi görsel efekt, yılın en iyi müzik videosu, en iyi yönetmen gibi dallarda aday gösterildi.

14 şarkıdan oluşan albüm günlük hayatın hırsları ve kaygılarıyla gerçeküstü metaforları birleştirerek oldukça fırtınalı epik bir yolculuk sunmakta. Lemoine’ın yumuşak ve hüzünlü vokali yükselen yaylılar, dans beatleri, synth efektler ile karışıp dinleyiciyi saran güçlü bir orkestral popla mükemmel bir biçimde birleşmekte ve böyle bir deneyimi kağıt üzerinde anlatmak hiçbir zaman aynı etkiyi yaratmıyor.

Üç yıllık uzun yazım, besteleme ve kayıt döneminde oluşturulan albümün barındırdığı emek ve özen albümdeki her şarkıda kendisini hissettirmekte.  Her ne kadar öne çıkan şarkıları Iron, Run Buy Run, I Love You gibi görünse de albümde bulunan herhangi bir şarkı hit olabilecek düzeyde. Albümün açılış şarkısı The Golden Age, altın çağın bitmesinin hüznünü taşırken kapanış şarkısı The Other Side her şeyin başında, hayatı için savaşan bir çocuğun hikayesini fısıldıyor. Hikâyeyi dinlemek ve kendi versiyonunu oluşturmak ise dinleyiciye bırakılmış.

Sesinin güzelliğini kazara fark ettiğini ifade eden sanatçı bu durumun yere düşen herhangi bir şeyi fark etmek gibi olduğunu söylese de şimdiden Antony Hegarty’nin enfes vokalinden izler taşıdığı övgülerini aldı.

Son dönemde karşımıza çıkan çok yönlü sanatçılar arasında belki de en baş döndürücü isim olan Yoan Lemoine mükemmeliyetçi yanıyla kendisini daha da geliştirerek altın çağını sürdüreceğe benziyor.

Böyle albümler yapmaya devam edecekse tüm çağlar Woodkid’in olsun!

Seray Şan (SineGöz/Kıyı Müzik 2014)

Drink up baby, look at the stars 
I’ll kiss you again between the bars
4

Bağımsız müzik sahnesinin en iyi indie gruplarından The Away Days’in temelleri Oğuzcan Özen ve Sezer Koç’un 2011 yılında bir araya gelmesiyle atıldı. Bir süre İstanbul’un alternatif sahnelerinde performanslar sergilediler. 2012’de gelen 3 şarkılık How Did It All Start EP’si ardından bir dizi konser veren topluluk, sayısız başarılı grup ve müzisyeni ağırlayan SXSW ve The Great Escape’e davet edildi.  2013 yılı içerisinde Rumours, Galaxies gibi başarılı indie rock şarkıları sundular.

İstanbul orijinli indie rock, dream pop grubu The Away Days 9 Haziran’da Partapart Records aracılığıyla piyasaya sürülen yeni single’ları Your Colour’ı 27 Mayıs’ta Soundcloud üzerinden dinleyicilerine açmıştı. Yine shoegaze, dream pop, lo-fi ile indie rock’ı harmanlayan soundunu korumakta. Melankoli ile hipnotik davul vuruşlarını, zaman zaman su ışıltısını anımsatan gitar tınılarıyla tamamlanan puslu vokali bir araya getiren Your Colour oldukça çekici bir atmosfere sahip. Your Colour videosunun yönetmenliğini ise Oğuzcan Özen üstlenmişti. Daha önce müjdeledikleri ve geçtiğimiz günlerde yayımlanan Paris single’ı ise indie, orman ve güneşin muhteşem uyumu ile yaz playlistlerinin vazgeçilmezleri arasına şimdiden girdi. 

The National Heavenfaced
The National
Heavenfaced

Mistaken for Strangers’ı izlediğimde Matt’den tamamen nefret etme noktasına gelsem de şarkılarını dinlemekten kendimi alamıyorum. Yine The National’ın altıncı stüdyo albümü Trouble Will Find Me ile kalabalık bir akşam üzerinde nebze sakinlik elde etmeye çalışırken buldum kendimi.

Noah Gundersen Time Moves Quickly
Noah Gundersen
Time Moves Quickly

Folkun En Saf Hali: Noah Gundersen - Ledges

Folk müziğin genç seslerinden Noah Gundersen 3 solo EP’den sonra nihayet ilk stüdyo albümü Ledges’ı geçtiğimiz Şubat yayımladı.

Tamamen Noah Gundersen’nın elinden çıkan albüm Stone Gossard (Pearl Jam)’ın sahip olduğu Seattle’daki Studio Litho’da kaydedildi. 11 şarkıdan oluşan albüme katkıda bulunanlar ise Noah’ın aile üyelerinden oluşuyor. Müzik kariyerinin tamamında kız kardeşiyle gördüğümüz Noah, Ledges’da da kardeşi Abby Gundersen (Noah Gundersen & the Courage)’dan kadife vokalinden ve çello, keman, piyano yeteneklerinden yardım aldı. Ayrıca ailenin en küçük üyesi Jonathan Gundersen davul başta olmak üzere birçok enstrümanda albüme destek verdi. Noah’ın güçlü aile bağlarının da hissedildiği albüm folk’un en dokunulmamış halinin ürünü olarak öne çıkıyor.

Henüz 24 yaşında olan Noah Gundersen kariyerine erken yaşta başlayan müzisyenlerden. 11 yaşında başladığı klasik piyano eğitimi ile müziğe ilk adımını atan müzisyen, daha sonra 14. yaş gününde aldığı ve hala kullandığı akustik gitarla folk müziğe giriş yaptı. 2007’de kurulan Beneath Oceans adlıbir post-punk topluluğuyla yola çıksa da grup 2008’de dağıldı ve bu kısa yolculuğun ardından aynı yıl içinde ilk solo çalışması 6 şarkılık Brand New World EP’sini yayımladı. 2009’da Saints & Liars, 2011’de Avalanche adlı tek şarkının yer aldığı B-Sides ve Ağustos 2011’de Family EP’lerini yayımladı.

Ana akımın oldukça uzağında ve çağdaşı olan müzisyenlerden farklı oldukça naif bir çizgide duruyor Noah Gundersen. Taylor Swift gibi adını duyuramamış olsa da bu durum müzisyenin büyük plak şirketleri ve pazarlama stratejileri ile çevrelenmiş “paket albüm” mantığını tercih etmeyişinden kaynaklanıyor. Önceki çalışmalarında olduğu gibi Ledges’da da pazarlama kaygısından uzak ve dinleyicilerinin başucunda oturup hikâyeler fısıldadığı bir albüm yaratan Gundersen, bu kararıyla hala saf folk müziğin yaşadığını göstermekte.

11 şarkılık albüm her insanın bir dönem hissettiği günlük hayat kaygılarından ve her şeyi bırakıp gitmek isteğinden bahseden Noah’ın vokaliyle açılıyor, ardından Abby Gundersen’nın kadife sesi ve akustik gitarın huzurunun da devreye girmesiyle Poor Man’s Son hayattan kaçıp başınızı koyacağınız bir omuz oluveriyor. Albümün henüz ilk şarkısında ortaya çıkan hikâye anlatıcı rolü Noah’ın sadece bir müzisyen ve vokalden ibaret olmadığının en iyi ispatı. İkinci şarkı Boathouse ise klasik batı folk şarkılarından biri olsa da Noah Gundersen’ın en güçlü silahı, sesiyle yine dokunaklı bir havaya bürünüyor. Akustik gitarla başlayan Isaiah’da aşkın üçüncü boyutu olmaktan kaynaklanan iç savaşına tanık oluyoruz (I’m the reason you’re guilty. I’m the other man’s arms). Albüme ismini veren Ledges ise Gundersen’ın iç hesaplaşmalarının ve geçmişe uzanan yolculuğunun anlatıldığı bir şarkı. Hatalar sonunda kaybedilenlerin, kayıplar ertesinde yaşanan sarsıntıların, uykusuz ve sarhoş zamanların, verilen hasarın, endişelerin içinde kaybolurken en çok “daha iyi biri” olabilme mücadelesini görüyoruz. Ledges kuşkusuz ki Noah’ın bugüne kadar yaptığı en şeffaf ve güçlü şarkılardan. Albümün son iki parçası Dying Now ve Time Moves Quickly dinleyiciye Noah’la aynı odada olduğunu hissettirecek kadar samimi, şeffaf ve bir yönüyle de hayatı sorgulatabilen türden şarkılardan. Özellikle Time Moves Quickly keman, piyano tınılarıyla ve neredeyse Noah’ın kendi kendine fısıldayarak söylediği “Time moves quickly, with or without me. You go fast and I’ll go slow.” sözleriyle albümün en vurucu şarkılarından. Ledges’ı bu kadar iyi bir albüm yapan en büyük etken müzisyenin herhangi bir matematiği, planı olmadan hareket etmesi ve tüm içtenliğiyle içinde olup bitenleri dinleyiciye aktarabilmesi.

Aslında bir albümden daha çok tüm yargılardan arınmış, sığınabileceğimiz oldukça romantik ve huzurlu bir kovukla karşı karşıyayız. Abby ve Noah’ın muhteşem kadife vokalleriyle donatılmış hikâyeler dinlemek ve folkun en yatıştırıcı haline kendinizi bırakmak isterseniz Ledges kesinlikle aradığınız albüm.

Seray Şan 

*Kıyı Müzik 2014

Hopelandic programlarını copyright problemi olmadığı için Mixcloud’a yüklemeye başladım, birkaç gün içerisinde 24’üne de aşağıdaki linkten ulaşılabilecek.


Hopelandic by Seray Şan on  Mixcloud
5
Glitches Herculean
Glitches
Herculean

Glitches - Herculean

Londra orjinli muhteşem çiçek çocukları da alarak eve geri döndüm.

Keaton Henson - Earnestly Yours

Bazen aklımda tuhaf bir düşünce yer ediyor, tükenmeyecek bir şeyin düşüncesi, düşünce de değil aslında sanırım sadece tükenmeyecek bir şeyin arzusu ama elbette böyle bir şey yok. Bazen de bir şeyi geri alabilsem düzelecek gibi geliyor ve elbette böyle bir şey de yok. Zamanı küçük parçalara bölüp isimler veriyoruz, önemliymiş gibi etiketler yapıştırıyoruz günün sonunda yanında olan genellikle yastığın biraz içine çöken ve halinden pek de hoşnut olmayan kısmı, üzüntülerin ya da verdiğin değerler önemli değil. Kenarda ölmeye yüz tutan bağlar da.

Herneyse, Keaton Henson enfes üzüyor yine, “Romantic Works” sürpriz bir albüm, yine yatak odasında kaydedilen.

Keaton Henson 10 AM, Gare Du Nord
Keaton Henson
10 AM, Gare Du Nord

Henüz 25 yaşında, illüstratör, şair, müzisyen ya da sadece âşık bir adam, bir hayli âşık…

Onunla tesadüfümüz henüz yeni olsa da zarif sesi ve mutluluğunda bile göze çarpan o kırılgan hüzünle “Dear” dediğinde pek çoğumuzun beklemediği kadar gerçek,  beklemediği kadar içten bir müzisyenle karşılaştığımızı anladık.

Keaton’ı klasik bir folk müzisyeninden ayıran tüm bu naifliğin içinde gözden kaçması mümkün olmayacak kadar sert uçları da taşıması. O’na içimizi bu kadar çabuk açmamızın bir diğer nedeni de kayıt şirketlerinin tanıtımlar döndürmemesi, iTunes pre-order’larıyla dinleyiciyi boğmaması ya da bir albüm dinleme umuduyla aylarca süren teaser kovalamacasının yaratılmaması olmalı. Zira Keaton Henson bunların hiçbirini planlamadı, o sadece bir doğum günü hediyesi yaratmıştı. Kayıt şirketleri ya da müzisyenler tarafından bir pazarlama stratejisi olarak yaratılan hikâyelere aşina olan dinleyiciler bu genç adamın gerçekliğini ayırt etmekte pek zorlanmadı. Sonunda henüz 24 yaşında bir adamın Londra banliyölerindeki yatak odasında dolaşıyorduk ve yatak odasını pek de terk etmeyen bir adamdı karşımızdaki; onun özel alanındaydık ve her şey bir hayli saydamdı.

Keaton Henson 1988 Londra doğumlu illüstratör, şair ve müzisyen. Babası İngiliz aktör Nicky Henson ve annesi balerin, aktris Marguerite Porter olsa da o aslında okulda en arka sıralarda oturup defterinin köşelerine çizimler yapan, okul otobüsünde kulaklıklarından yayılan gürültülü müzik ile hoşnutsuzluk yaratan, “anlaşılamayan” tuhaf bir çocuktu. Lise bittikten sonra âşık oldu, aldatıldı, ruhu sıkıştı, kalbi bir hayli kırıldı ve eve kapandı. Bildiğimiz, tanıdığımız Keaton’un hikâyesi tam da bu anda başladı diyebiliriz. Zira Keaton dillendirmese de “Mutsuzluk üreticidir.” tipi insanlardan olduğu aşikâr. Evine kapandığı dönemde yüzlerce şarkı yazıp, illüstrasyonlar yaptı, t-shirt tasarladı birkaç grup için albüm kapağı hazırladı. Bu dönemde yarattıklarını internet üzerinden satan Keaton aslında hiçbir şarkısını herhangi bir sosyal paylaşım sitesine yüklemedi. Önceleri kendisi için şarkılar yaptı ancak onu bir müzisyen olarak tanımamızı sağlayan en yakın arkadaşı Sophie’nin doğum günü için bestelediği şarkılar oldu. Yatak odasında tek başına kaydettiği şarkılar Sophie’nin doğum günü partisinde mi çaldı bilinmiyor, bu şarkıları kimin paylaştığı da bilinmiyor. Bildiğimiz, müziği yayıldıkça birkaç şarkısını paylaşmaya karar veriyor ve Dear…’ı oluşturmaya başlıyor. 2010 yılının sonlarında ilk albümü Dear…‘ı tamamen el yapımı ve sınırlı sayıda olmak üzere satışa sunan Henson; hiçbir çaba sarf etmeksizin 4000’in üzerinde kopya sattı, “You Don’t Know How Lucky You Are” şarkısına yine kendi kendine çektiği video ise 55.000’in üzerinde görüntülendi.

Dear…  belki de yan dairede yaşayan sıradan, genç bir aşığın şefkatini, kırgınlığını, acısını, öfke ve acımasızlığını tüm yalınlığıyla aktaran bir albüm. Keaton’ın bu şarkıları hiçbir zaman yayımlamayacağını düşünmesi albümün içtenliğinin sorgulanmayacak kadar güçlü olmasını doğurmuş. Albümü dinlerken yazılmış ama asla sahibini bulamayacak binlerce mektubun sahiplerine postalanması gibi buruk bir tebessümle karşılaşıyoruz.

Dear…’ın bir anda duyulması BBC Radio 1’de “Bu çok çok uzun zamandır duyduğum müziğin en özel parçalarından biri.” diyerek Zane Lowe’ın You Don’t Know How Lucky You Are’ı dinleyicileri buluşturmasıyla oldu. Zane Lowe bu şarkıyı paylaşmamış olsaydı da her ayrıntısı planlanmış konsept albümlerin arasından sıyrılacak bir albümdü Dear… Ve Keaton Henson samimiyeti ile dinleyicilerini er ya da geç bulacaktı.

Dinleyicileri henüz Dear… gibi bir albümü bulmanın şaşkınlığı içindeyken sevgili müzisyenimiz bir daha âşık oldu ve ikinci albümü Birthdays’i bir yıldan kısa süre içinde tamamladı. 2013’ün en iyi albümlerinden birini yaratan Henson’ın bu defa kalbini kıran kadın tanıdığımız bir isim. Yine melankolik ancak Keaton’ın aksine biraz daha saldırgan olan bir Fransız müzisyen, aktris Stéphanie Sokolinski nam-ı diğer SOKO.

Devamı burada

James Vincent McMorrow Red Dust
James Vincent McMorrow
Red Dust

2014 albümleri tüm hızıyla kucağımıza düşerken içlerinden biri ellerimizden tutup saf falsetto vokalli ya da onun deyimiyle piyanoda kuş seslerini duyabileceğimiz bir rüyanın içine çekti; İrlandalı söz yazarı ve müzisyen James Vincent McMorrow ikinci albümü Post Tropical’i yayımladı.

McMorrow ilk albümü Early in the Morning’in üzerinden 4 yıl geçtikten sonra ikinci stüdyo albümünü 10 Ocak’da yayımladı. If I Had a Boat, Follow You Down to the Red Oak Tree, And If My Heart Should Somehow Stop, Sparrow and the Wolf gibi birbirinden başarılı melankolik folk şarkılarına imza atan ve Steve Winwood’un Higher Love’ına yaptığı cover ile de yeteneğini perçinleyen yetenekli müzisyenin bir sonraki adımını merakla bekliyorduk; folk müziğin tatlı sularında dolaştığı kayığını çok katmanlı, orkestral R&B, dream pop ve elektronik müziği harmanladığı bir kıyıya doğru kırmış olduğunu gördük.

İlk albümün ardından radikal bir kararla tarzını değiştiren müzisyenler oldukça fazla. McMorrow da klasik folk öğelerini bir kenara bırakarak How to Dress Well, Keaton Henson, James Blake ve Bon Iver gibi çağdaşı olan isimler arasında yerini aldı. Albümün açılış şarkısı Cavalier’ı dinlediğimizde dört yıllık yolculuğun pürüzsüz bir biçimde tamamladığını görüyoruz.  Dinleyicilerine hem gözlerini kırpmadan bu James Vincent McMorrow diyebilecekleri hem de tamamen yeni bir müzik sunan müzisyen, albümü 2013 yılı içerisinde Meksika sınırındaki küçük bir çöl kasabası olan Torneo’da (Müzisyene göre albümü kaydetmek için bulunabilecek en gerçeküstü yer.)  kaydetmiş. İzole bir pekan çiftlik evinde kurulan stüdyoda yaratılan ve 10 şarkıdan oluşan Post Tropical’i yazan, besteleyen, seslendiren McMorrow albümün prodüktörlüğünü de kimseye bırakmamış. Müziğini farklı bir noktaya taşıma ve bir albümü tek başına oluşturma süreci ertesinde daha kendinden emin bir müzisyene dönüşmüş. Bu değişimin nedenini ise şöyle açıklamakta:

“İlk albümümden çok gurur duyuyorum ama asla ‘bir adam ve gitarı’ olmak istemedim. Canlı performanslarda şarkıları elinden geldiği kadar iyi bir biçimde söylerken bir anda bir folk müzisyeni oluyorsun. Ancak yeni albümün yapısı tamamen farklı. Bu albüm benim için mantıklı gelen bir albüm oldu.”

Devamı burada

Next Page »