1. The Neighbourhood - Everybody’s Watching Me

    The Neighbourhood, Jesse Rutherford, Jeremy Freedman, Zach Abels, Mikey Margott ve Brandon Fried olmak üzere 5 kişiden oluşan Amerika orjinli oldukça genç bir indie rock grubu.

    2011 yılında kurulan grup I’m Sorry ve Thank You olmak üzere iki EP yayımladıktan bir sonra ilk LP’leri I Love You'yu 2013'de dinleyiciye sundular ve oldukça iyi eleştiriler topladılar. İlk albümün başarısıyla aynı yıl Coachella ve SXSW gibi festivallerde sahne alan grup Temmuz-Ekim 2013’de ise Imagine Dragons’la turneye çıktı.

    I love You, aşk, ilişki dinamikleri ve ayrılık gibi konulardan oluşan teması ve karanlık pop ile indie öğelerini birleştiren sound’uyla 2013’ün en iyi albümlerinden olmasa da en akılda kalıcı albümlerinden biri ve pazartesiyi oldukça iyileştiriyor.

     
  2. Late night call from Björk

     
  3. Hjaltalín - At The Amalfi

    İzlanda sahnesinden bir başka büyüleyici isim Hjaltalín, Days of Grey kısa filmi için bestelediği soundrack At the Amalfi'ye geçtiğimiz günlerde hazırladığı video ile karşımızda.

     
     

  4. Albüm İncelemesi: “Banks - Goddess”

    Albüm Puanı:  7/10

    Yayımlanma Tarihi: 08/09/2014

    Label: Harvest

    Öne Çıkan Şarkılar:

    1)Waiting Game

    2)Warm Water

    3)F*** Em Only We Know


    Hızla değişen ve gelişen müzik dünyasında bir yıl sonra kimin nerede olacağının tahmini neredeyse imkansız olsa da Jillian Banks 2013’de “Before I Ever Met You” single’ı ile hayatımıza girdiğinde bu tahmini oldukça kolaylaştırdı. Banks, inkarı pek de mümkün olmayan manyetik bir alana sahip, sadece müziğiyle değil dinleyicileriyle olan iletişimiyle de çekiciliğini korumakta. Merakla beklediğim ilk LP Goddess sonunda yayımlandı. İlk bakışta Goddess’in, Banks’in yarattığı karanlık ve can acıtan etkiyi yoğun olarak hissettiren bir kayıt olduğunu söyleyebiliriz.

    15 yaşında ebeveynlerinin ayrılığı ertesinde yaşadığı zorluğu aşmak için arkadaşının hediye ettiği oyuncak bir klavyeyle kendi kendine başladığı müziği, onu 2014’ün hakkında en çok blog gönderisi girilen müzisyeni olmaya taşıdı. Çünkü başlangıç noktasında istediği her şeyi söyleyebilen, istediği resmi çizebilen, kızgın, savunmasız ya da sadece kendisi olabildiği bir dünyaya adım atan ve onun değimiyle en özgürleştirici duyguyu bulan Banks hala aynı. Bu durumu müziği dışında hayranlarıyla olan ilişkisinde de görmekteyiz. Banks, başlangıçta sosyal medya araçlarını kullanmaktan çok hoşnut değildi ancak dinleyicileriyle de iletişim kurmak istiyordu. Bu sorunu daha önce kimsenin yapmadığı bir biçimde telefon numarasını Facebook sayfası üzerinden paylaşarak çözen Banks, müzisyen-dinleyici ilişkisine organik bir bağ kazandırmış oldu.  Ve gerçekten onu arayan ya da mesaj atan herkese cevap vermesiyle henüz kariyerinin başındayken hayranlarıyla arasında güçlü bir iletişim inşa etmeyi başardı.

    14 şarkılık Goddess’ın en büyük ve belki de tek handikapı “Warm Water”, “Waiting Game”, ”Brain”, “Goddess”, “Drowning”, “Beggin for Thread” ve “Someone New” single’larıyla henüz yayımlanmadan yarısını dinlemiş olmamız. Albümün tamamında duygular en çıplak halleriyle tasvir ediliyor. Dinleyicinin kendisini kolaylıkla özne yerine koyabileceği şarkılar üretmekte bir hayli erken ustalaşmasının altında yatan neden belki de sadece bunun için uğraşmaması, müziğinin en özgür hissettiği ifade şekli olması. İlk albümün bir diğer özelliği ise Tim Anderson, Lil Silva, Justin Parker, Jesse Rogg, Shlohmo, Al Shux, SOHN, TEED, Phines West ve Jamie Woon gibi kalabalık bir prodüktör ekibiyle çalışılmış olması.

    “Aşık olmak hakkında şarkı söylüyorum, öfke hakkında, korku hakkında, güven hakkında şarkı söylüyorum. Seksi hissetmek hakkında ve güvensiz hissetmek hakkında şarkı söylüyorum. Her şey hakkında şarkı söylüyorum ve her biri beni insan yapıyor, beni güzel kılıyor ve tanrıça yapıyor.”

    - Jillian Banks,  The Making of Goddess (by Steph Kretowicz)

    Albümün açılış şarkısı Alibi’de prodüktör SOHN’nun elektronik ve future-soul etkilerini kolaylıkla görmek mümkün.  Enerjik bass, vokal sample’ları, EDM beat ile harmanlanan şarkının çok katmanlı yapısını vokalin en kırılgan haliyle “I promise I’m usually beter than this. And now I can’t recognize myself anymore. You turned me into this.” diyerek seslenmesi future-ballad’lardan birine dönüştürüyor. Albümün belki de en çarpıcı, atmosferine yön veren şarkılarından biri Waiting Game. Vokal ve piyanonun muhteşem uyumu, hip-hop ritimleri ve synthle buluşan Banks’in aklınızı ele geçiren “What if I never even see you ‘cos we’re both on a stage. Don’t tell me listen to your song because isn’t the same.”  sözleriyle tamamlandığında şarkının çekimine kapılmaktan başka bir şansınız kalmıyor.  You Should Know Where I’m Coming From’da ise piyano, yaylılar ve vokalin sade uyumundan faydalanılan, sözleriyle sonbaharınızı ele geçirebilecek kadar güçlü bir klasik.  F*** Em Only We Know ile bu kadar hüzün yeter diyerek R&B ışıltılarının içine sürükleyen ve Banks’in yatıştırıcı sesinyle aşka ikna eden bir şarkı. Bu iknada elbette TEED’un payını yadsımak doğru olmaz. Yine TEED’un prodüktörlüğünü üstlendiği Warm Water’da ise sevgili müzisyenimiz “I’ll come closer to you. If you come over. I know we’ll go farther. Farther with you. With you I’m in warm water swimming down” diyerek yalınlığın güzelliğini yaşatıyor. Brain, Goddess gibi albümün güçlü yanlarını yansıtan şarkıların yanında bir de kapanış şarkısı Under the Table’ı duyarsanız Banks’in gerçekten bir tanrıça olup olmadığından şüphe duyabileceğinizi düşünmekteyim.  Banks vokalinin piyano ve kemanla ne kadar iyi olabileceğini biliyor ama daha iyi bildiği  bir şey var; hipnotize eden sözler yazmak.

    Şu sıralar R&B sahnesinin popüler tanrıçası FKA Twigs olarak geçse de Banks zarafeti, içtenliği ve kendine güveniyle spotların her zaman gerçeği göstermediğini kanıtlıyor. Kariyerinin başında Goddess ile sonbaharınızı ele geçirmesine izin vereceğiniz türden bir albüm sunan Banks’i olgunluk döneminde görmek için şimdiden sabırsızlanıyorum.

    Seray Şan / Rave Mag 2014

     

  5. Moby: Innocents

    Çoğu müzisyen için uzun soluklu bir kariyer tükenmişlik, ilham eksikliği, kendini tekrarlamak gibi sıkıntılarla birlikte gelse de Moby kesinlikle onlardan biri değil. 

    Her zaman canlı, asla uyumayan, partileriyle ünlü New York’u terk edip Los Angeles’a taşınan Moby için yaşlandığı söylentileri dolaşmakta ancak biz onun evcimen yanını gördüğümüz bir albümle karşılaştık.

    Bildiğimiz gibi alkolle arası oldukça iyi olan Moby yaklaşık sekiz yıl önce ayık olma kararını aldığından bu yana biraz sessizleşti. Terk edilmiş bir adamın yeni yıl gecesinde ankesörlü bir telefondan sevgilisini arayışı, telefonun bir başka adam tarafından açılması ve ardından 1995’de başlayan alkol, parti, iniş ve çıkışlı on yıllık bir serüveni bitirmek pek kolay olmasa gerek. Ayık gözlerle New York’a baktığında büyük iş adamları, ürkmüş sanatçılar ve asla uyumayan bir şehirle karşılaşan Moby başka bir yerde yaşayabilir miyim sorusunu düşünmeye başlamış. Zira yetenekli sanatçımız için doğduğu New York uzun bir dönem vazgeçilmez şehir olarak kalmıştı.

    Turne sırasında yaptığı bir liste ile şehirleri sıralayan Moby (kışları sıcak, doğaya istediğinde kavuşabileceği, konuk odalarıyla ev diyebileceği bir yapıya sahip, tuhaf sanatçılar ve yazarlar barındıran ama çok da uzak bir yer olmayan) sonunda Seattle, Vancouver, Austin, L.A gibi mini bir listeye kavuşmuş. Daha sonra Beachwood Kanyon’da gördüğü tuhaf, eski bir kaleye tutulan Moby evi satın aldıktan sonra restorasyon çalışmalarını tamamlayıp Innocents‘ın çalışmalarına başlamış.

    Bu taşınma halinin albümün yaratım sürecini doğrudan etkilediği aşikâr. New York gibi haşarı bir şehirden L.A’in evcimen kollarına uzanan Moby diğer albümlerine nazaran daha yumuşak, daha sakin, daha ev gibi bir albüm yaratmış.

    11. stüdyo albümü Innocents’i evinde kaydeden Moby’nin deyimiyle "Evde ve ev için yapılan bir albüm.". Kahvaltı yaparken, salonda dolaşırken ya da uykuya giderken dinleyebileceğiniz bir albüm. Daha sakin ve daha samimi olan bu kayıtta New York’un dinamik tınılarını bulmanız pek mümkün olmayacak. Yani ismi gibi saf bir albümle baş başayız.

    48. yaşını kutlayan Moby’nin uzun soluklu müzik kariyerinde ilk defa bir yardımcı yapımcıyla çalıştığı Innocents, 12 şarkıdan oluşuyor.  Grammy ödüllü, U2, Björk, Muse, Oasis gibi isimlerle çalışan Mike Spike Stent’in doğru bir seçim olduğu konusunda Moby ile hemfikiriz. Ayrıca Wayne Cone (The Flaming Lips), Damien Jurado, Mark Lanegan (Screaming Trees, Queens of the Stone Age), Cold Specks, Skylar Grey ve Inyang Bassey albümde yer alan sanatçılar. Zamanının çoğunu stüdyoda yalnız başına geçiren Moby, bu albümde kayıt sürecine farklı sanatçıları dahil etmek istemiş. Ve albümde bulunan isimlerle çalıştığı için çok mutlu olduğunu, hep birlikte gurur duyduğu bir albüm ortaya çıkardıklarını ifade etmiş.

    1 Temmuz’da web sitesinden duyurusunu yaptığı albümden çıkan ilk single A Case of Shame’de aynı gün youtube üzerinden dinleyiciye sunuldu. İkinci single The Perfect Life ise 10 Eylül’de dinleyicilerle buluştu. Albüm Ocak 2012-Haziran 2013 arasında kaydedildi. Ayrıca albümün artworkler’inde de sanatçının imzası bulunuyor.

    Albümün tanıtım sürecinde L.A çevresinde canlı performanslar sunacağını belirten Moby, ileride daha detaylı ve büyük bir tur planlayabileceğinin sinyallerini veriyor.

    Moby’nin yaşlandığını ve sıkıcı bir albüm sunduğunu ifade eden bazı müzik eleştirmenlerini özenle düzeltmemiz gerekirse, 31 yıllık müzikal kariyerine sahip, olgun ve özel bir adamı dinliyoruz. Eğer Innocents albümüne yıldız vermeye kalkışırsak birkaç galaksiyi Moby’nin göğsüne kondurmak gerekebilir. Olgunluk çağında bir müzisyeni dinlemekten daha güzel şey olgunluk çağında Moby’i dinlemek olsa gerek.

     Seray Şan / Kıyı Müzik 2013

     

  6. Yüzyılın En Zarif Piyanisti: Evgeny Grinko

    Evgeny Grinko, Moskova yakınlarında küçük bir yerleşim olan Zhukovsky’nin çimenlerinde piyanosu ve sigarası ile kadrajımıza giren besteci, piyanist ve multi enstrümantalist müzisyen, besteci.

    İlk bestesini 16 yaşında iken üyesi olduğu bir punk grubu için yapan Evgeny şimdilerde dinlediğinde kendisine ait olduğuna inanamadığını söylese de punk onun müzik hayatının başlangıcı.

    Piyanonun başına geçip hayalini kurduğu sokak orkestrasını hayata geçirene kadar birkaç Rus punk grubunun bagetlerine dokunduğunu biliyoruz. VOM (kraut-rock), Monroe’s Pills (math-rock) ve Wogulow Taroutz Vermo (avantgarde) gibi yerel Rus gruplarında çalan Evgeny’nin orkestra fikri ise Joy Division’ın Love Will Tear Us Apart şarkısına bir ordu bandosu için yaptığı düzenleme ertesinde oluşmuş. Rusya sokaklarında gerçekleşen performanstan sonra kendine ait bir orkestra istediğini keşfetmiş.

    Evgeny’nin müziği yıllar boyunca bulunduğu farklı oluşumların izlerini taşıyor. Punk, avantgarde ve rock’ı bir kenara itip piyanoya dönen müzisyen için bu radikal değişimin en büyük faktörü Zhukovsky. Şehrin tarihi ve Moskova’nın yakınlarında ama gürültüden izole edilmiş olması projesini hayata geçirmesi için oldukça elverişli bir yer olarak görünmüş.

    Yeni şeyler denemekten çekinmeyen, deneysel çalışmaları ile de ünlü Grinko için minimalist piyano soloları, emprovize post-rock, jazz kompozisyonları ile bir araya getirdiği müziğine sinematik  öğeler eklemek vazgeçilmezi.  Yine de onu romantik bir piyaniste indirgemek pek doğru olmaz. 1960-70 Sovyet Sineması’na ve Slavoj Žižek’e olan hayranlığının yanı sıra eski yerleşimler, tarihi mekanlara olan ilgisini müziğinde de görebiliyoruz. Bütün bunların ışığında romantik piyano sololarıyla başlayıp yükselerek dağılan bestelerindeki karanlık havayı gözden kaçırmak mümkün değil.

    Müzisyenleri ve eserlerini içinde bulunduğu toplumdan, çevresinden ve tarihten soyutlamak pek doğru olmaz. Elbette Evgeny’i de… Piyanistimizin Zhukovsky’de bestelediği ve tek başına kaydedip mixlediği Cinematic Melodies EP’sinin (2009) kapanış şarkısı Morning in Pripyat, Kuzey Ukrayna’da bulunan Pripyat şehrini anlatıyor. Pripyat 1970‘de Çernobil Nükleer Santrali çalışanları için inşa edildi 1986’da santralde yaşanan patlama ertesinde boşaltılan şehrin ışıkları bir daha yanmadı. Morning in Pripyat’da romantik bir “film müziği” piyanistinin ötesinde, insanın kendisine ve doğaya verdiği acıları eksiksiz bir biçimde görebilen kırılgan bir adam yatıyor. Evgeny gözlerini çevresindeki hayata kapatmak yerine gördüklerini sanatına taşıyarak büyüleyici eserler yaratıyor.

    Sessizce bestelediği Winter Sunshine EP, Cold Spaces ve Cinematic Melodies EP’lerini ücretsiz olarak dinleyicisine sunan Grinko bağımsız filmler ve belgeseller için de besteler hazırladı.

    Evgeny ve piyanosunun Türkiye’de bu kadar sevilmesinin sebebi belki yüzyılımızın en zarif, en duyarlı insanlarından biri olması belki de yegane planı hatırlayamadığı iki rüyayı gerçekleştirmek olan bir adam olmasıdır. Sebebi ne olursa olsun böyle bir müzisyenin sanatını Вальс (vals) bestesine indirgemek ona yapacağımız en büyük haksızlık olacaktır.

    Seray Şan / Kıyı Müzik 2013

     

  7. Mixtape: A Night Shift

    A night shift from éléphant noir on 8tracks Radio.

    Phantogram - Fall In Love

    Thom Yorke - The Clock

    Alex Clare - Relax My Beloved

    The Neighbourhood - Silver

    Ramona Falls - Brevony

    Interpol - Next Exit

    Wild Beasts - A Simple Beautiful Truth

    The National - Don’t Swallow The Gap

    Broken Bells - The Waiting Game

     
  8. Other Lives - I Need A Line

    2011 çıkışlı Tamer Animals albümünden bu yana turneler ve festivallerle vakit geçiren Other Lives 2012’de Ming The Gap EP ve Radiohead turnesi ertesinde yeni albüm çalışmalarına başlayacaklarını söylese de bir süredir sessizliğini sürdürmekteydi. Grubun Jenny Hsu olmadan yayımladığı ilk şarkı Green Man Sessions’a kısmetmiş.

     
     

  9. Albüm İncelemesi: Spoon - They Want My Soul

    Albüm Puanı:  8/10

    Yayınlanma Tarihi:  5/08/2014

    Label:  Loma Vista Recordings

    Öne Çıkan Şarkılar:

    1. Knock Knock Knock

    2. New York Kiss

    3. Do You

    4. Rent I Pay

    Her şeyden önce yeni bir Spoon albümünün heyecanı ve özlemiyle, hoş geldiniz!

    Spoon, 21 yıllık kariyeri boyunca pek çok şey değişirken bir şeyin değişmeyeceğini kanıtladı; harika albümler yaratmak.  Ve şimdi dört yıllık aradan sonra birbirinden güzel 7 albümüne bir yenisini, ‘They Want My Soul’u ekleyerek geri döndüler. ‘Transference (2010)’i yayımladıktan sonra bir süre köşelerine çekilerek yan projeleri ile ilgilenen grup üyelerinin bu molaları keyfi olmaktan daha çok uzun bir kariyere sahip olduğunuzda yeniden üretebilmek için ayırmanız gereken zorunlu zaman dilimleri halini alıyor. Kendi adıma birbiri ardına yayımlanan ancak dinleyiciyi tatmin etmeyen albümlerdense uzun bir aradan sonra gelen, çok seveceğimiz albümleri tercih ederim. Hem özlemek de harika!

    9 yıllık plak şirketi Merge’den ayrılarak Loma Vista Recordings’e geçen grup, yeni albümünü Ekim-Kasım 2013 veOcak-Mart 2014 olmak üzere 2 dönemde kaydetti. İlk defa iki büyük prodüktörle çalışan Spoon’un birinci kayıt döneminde Joe Chicarelli (Manchester Orchestra,The Strokes, Morrissey, The Shins) ikinci kayıt döneminde iseDave Fridmann (Sparklehorse, Mogwai, MGMT, The Flaming Lips, Tame Impala) ile çalıştığını görüyoruz.  Ayrıca 2014’de aralarına katılan yeni üye Alex Fischel (klavye, gitar) ile oldukça iyi anlaştıklarını söyleyebiliriz.

    4 yıllık sessizliği etkileyici bir biçimde bozmak ve dinleyicileri üzerindeki ölü toprağını atmak için midir yoksa pazarlama stratejisi midir bilinmez albümden paylaşılan ilk single ‘Rent I Pay’in duyurulması, dinleyicileri  sarsan bir biçimde oldu.27 Mayıs’ta Facebook sayfaları üzerinden “SPOON, R.I.P, JUNE 10” yazılı bir görselle ‘Rent I Pay’ duyurulmuş oldu.  İlk anda yaşanan panik dalgasının ardından, 10 Haziran’ın EP mi yoksa LP tarihi mi olduğu konuşmaları dönerken Jim Eno herkesin merakına son vererek verdiği bir röportajda albümün adını ve yayımlanma tarihini duyurdu. 10 Haziran’da yayınlanan ‘Rent I Pay’, albüm listesi ve artwork’ün ardından 1 Temmuz’da ‘Do You’ single’ı bizlerle paylaşıldı. Merak ve heyecanla geçen 2,5 ayın sonunda 5 Ağustos’ta 10 şarkılık They Want My Soul’a kavuştuk.

    Söz konusu Spoon olunca öne çıkan şarkılardan bahsetmek biraz güçleşiyor zira yaptıkları her şarkıyı defalarca dinleyebiliyoruz. Ancak 21 yıl, 7 LP, 3 EP ve sayısız single sonrasında ‘They Want My Soul’ grubun en çok beklettiği ama bu bekleyişe en çok değen albümü oldu. ‘Rent I Pay’, ‘Inside Out’, ‘Rainy Taxi’, ‘Do You’, ‘Knock Knock Knock’, ‘Outlier’, ‘They Want My Soul’, ‘I Just Don’t Understand’ (Ann-Margret Cover), ‘Let Me Be Mine’ ve ‘New York Kiss’ olmak üzere 10 şarkıdan oluşan albümün tansiyonunu en çok yükselten şarkılar ise ‘Knock, Knock, Knock’ ve ‘New York Kiss’ olarak görünüyor.

    Albümün 5. sırasındaki ‘Knock Knock Knock’, Spoon’un bugüne kadar yaptığı en tehditkar havaya sahip şarkısı çünkü içinde neredeyse her şey var. Davul vuruşlarıyla birleşen akustik gitar, Britt Daniel’ın özlediğimiz vokali, yatıştırıcı bir ıslık ve şarkının iskeletini birden bire yaran o müthiş distortion’ın birleşmesiyle muazzam bir şarkı ortaya çıkmış. İlk etapta prodüktör Dave Fridmann’ın etkisi olduğunu düşünsek de NPR’dan Bob Boilen’ın grupla yaptığı röportaj esnasında kayıt sırasında kimsenin hangi pedalı kullandığını bilmediği ortaya çıktı. Şarkı kaydedilirken kimse distortion’a neden olan pedalın hangisi olduğunu bilmiyor ve dinlediklerinde merak ederek araştırıyorlar. Alex ne yaptığını hatırlayamadığı için Fridmann’a mail atmış ancak onun da konu hakkında herhangi bir fikre sahip olmadığın anlaşılmış. Kayıt sırasında bazıları kapalı, bazıları açık olan 20 pedal bulununca işler biraz karışmış gibi olsa da şarkıyı orijinal haliyle koruyan Fridmann’ın distortion düşkünlüğü oluyor. Spoon’un ısrarla şarkıda çok fazla distortion olup olmadığını sorması üzerine Fridmann, The Flaming Lips ile yaptığı birçok kayıttan sonra kulağına ancak distortion olduğunda doğru geldiğini ve yanlış insana sorduklarını söyleyerek sorgulamaları bertaraf etmiş.

    Bazı şarkılar ilk saniyede dinleyiciyi içine çeker, albümün son şarkısı ‘New York Kiss’ de onlardan.  New York’un ortasında Afrikalı Marimba’nın hipnotik sesi, elektronik ögeler, synth ile donatılmış soul’u ile ‘New York Kiss, dinleyiciye unutulmayacak bir dance-rock öpücüğü gönderiyor.

    ‘Do You’, ‘Rent I Pay’ gibi gerek müziği gerekse sözleriyle güçlü Spoon şarkıları yanında ‘They Want My Soul’, ‘Outlier’ gibi üst sınıf garage-pop, pop ürünlerinden, ‘I Just Don’t Understand’ gibi bir 60’lar R&B ve blues karışımı Ann-Margret cover’ına ve indie rock kıyılarından uzaklaşarak yeni bir yöne ilerleyen ‘Inside Out’a kadar tüm şarkılarıyla Spoon’un bu gezegende bir 21 yıl daha geçirmesini dileten bir albüm They Want My Soul.

    21 yıllık müzik kariyeriyle, çok erken bulduğu ve durmadan geliştirdiği kendi diliyle ve baş döndüren güzellikteki şarkılarıyla Spoon’un dünyasında olmak her zaman büyüleyici bir deneyim. Grubun ruhunun bir başkasıyla karıştırılamayacak kadar benzersiz olduğunu bir defa daha kanıtladığı bir albümle baş başayız.

    Seray Şan/Rave Mag 2014 

     

  10. Rökkurró 

    Eğer İzlanda bir kar küresi olsaydı Rökkurró onun içinde yaşayan bir ütopya olurdu.

    Reykjavík orjinli Rökkurró’nun sesi klasik müzik, deneysel folk, dream pop ve post rock’ın en mükkemmel karışımlarından. Hildur Kristín Stefánsdóttir tüm bu soğuk havanın içinde hipnotize eden ve içe usul usul işleyen sıcacık sesi ile çello ve ambient gitar tınıları ile karıştırılıp üzerine piyano ve groovy bass serptikleri Rökkurró’nun melankolik masallarının kapısını açıyor.

    Grubun bir araya gelme hikayesi bir hayli ilginç. 2006’da Amélie filmini izlemek için Bibi’nin (davul, gitar, piyano) evinde buluşan birkaç arkadaşın film gecesi, filmden etkilenerek birlikte müzik yapmaya karar vermeleri ile sonlanıyor. Kısa bir süre içinde evde kaydettikleri ilk kırkbeşliği 12 Tónar Shop’ta satışa sunan grup anında tükenmesi ile daha fazla kayıt yapmaya karar vermiş.

    Grup üyeleri kendilerini ifade eden ve aynı zamanda güzel bir isim bulmak için uzun süre kafa patlatarak “Alacakaranlıkta sessiz” anlamına gelen Rökkurró isminde karar kılmış.

    İlk stüdyo albümleri sade, sakin ve dinlendirici Það Kólnar Í Kvöld (It’s Getting Colder Tonight)’ı 2007’de yayınlayan grup yine aynı yıl Ólafur Arnalds ve múm gibi kendilerine destek veren isimlerle bir Avrupa turnesi düzenledi.

    Canlı kaydedilen ve üzerinde hiçbir değişiklik yapılmayan ev yapımı ilk albümleri Það Kólnar Í Kvöld grubun ilk göz ağrısı olsa da tam olarak kendilerini tatmin edebilen bir sese sahip değildi. Bu nedenle ikinci albüme başlarken “kendi dillerini” yaratmayı amaçlayan Rökkurró yol gösterici olarak Alex’in kapısını çalmaya karar verdi.

    2009’a geldiğimizde yapımcılığını Jonsi & Alex’den tanıdığımız Alex Somers’ın üstlendiği ikinci albümleri Í Annan Heim (In Another World)’i yayınladılar. İlk albümlerine kıyasla bir hayli farklı olan grup Í Annan Heim’i oldukça şımartmak zorunda kaldıklarını ifade ediyor. Albümdeki farklılıkta Alex’in parmağı olduğunu görmek çok da zor değil. Alex yazım sürecinden provalara değin grubun yanında bulunarak albümün şekillenmesinde oldukça yardımcı olmuş. Uzun süren kayıt döneminden sonra ortaya çıkan emek emek işlenmiş bir albüm Í Annan Heim. Albüm İzlanda’nın büyüleyici coğrafyasından ilham alan dokuz şarkıdan oluşmakta her biri kendi içinde ayrı bir albüm niteliğinde. Albümdeki herhangi bir şarkının diğerinden daha öne çıktığını söylemek biraz zor. Kesinlikle amaçladıkları gibi kendi dillerini yaratmış görünüyorlar.

    Birbirinden yetenekli altı genç müzisyenin bir araya geldiği Rökkurró, sadece İzlanda dilinde söyledikleri şarkılarla yabancı dileyicileri için ikinci bir Sigur Rós vakası yaşatmakta. Eğer tiz sesli vokaller ilginizi çekiyorsa, içinden yaylılar, elektronik tınılar, piyano, basgitar ve akordeon geçsin bir de İzlandik olsun istiyorsanız, reçete Rökurro! Grubun son single’ı The Backbone ise hemen aşağıda:

    Seray Şan (Kıyı Müzik/2013)