Spoon Outlier
Spoon
Outlier

Albüm İncelemesi: Spoon - They Want My Soul

Albüm Puanı:  8/10

Yayınlanma Tarihi:  5/08/2014

Label:  Loma Vista Recordings

Öne Çıkan Şarkılar:

1. Knock Knock Knock

2. New York Kiss

3. Do You

4. Rent I Pay

Her şeyden önce yeni bir Spoon albümünün heyecanı ve özlemiyle, hoş geldiniz!

Spoon, 21 yıllık kariyeri boyunca pek çok şey değişirken bir şeyin değişmeyeceğini kanıtladı; harika albümler yaratmak.  Ve şimdi dört yıllık aradan sonra birbirinden güzel 7 albümüne bir yenisini, ‘They Want My Soul’u ekleyerek geri döndüler. ‘Transference (2010)’i yayımladıktan sonra bir süre köşelerine çekilerek yan projeleri ile ilgilenen grup üyelerinin bu molaları keyfi olmaktan daha çok uzun bir kariyere sahip olduğunuzda yeniden üretebilmek için ayırmanız gereken zorunlu zaman dilimleri halini alıyor. Kendi adıma birbiri ardına yayımlanan ancak dinleyiciyi tatmin etmeyen albümlerdense uzun bir aradan sonra gelen, çok seveceğimiz albümleri tercih ederim. Hem özlemek de harika!

9 yıllık plak şirketi Merge’den ayrılarak Loma Vista Recordings’e geçen grup, yeni albümünü Ekim-Kasım 2013 veOcak-Mart 2014 olmak üzere 2 dönemde kaydetti. İlk defa iki büyük prodüktörle çalışan Spoon’un birinci kayıt döneminde Joe Chicarelli (Manchester Orchestra,The Strokes, Morrissey, The Shins) ikinci kayıt döneminde iseDave Fridmann (Sparklehorse, Mogwai, MGMT, The Flaming Lips, Tame Impala) ile çalıştığını görüyoruz.  Ayrıca 2014’de aralarına katılan yeni üye Alex Fischel (klavye, gitar) ile oldukça iyi anlaştıklarını söyleyebiliriz.

4 yıllık sessizliği etkileyici bir biçimde bozmak ve dinleyicileri üzerindeki ölü toprağını atmak için midir yoksa pazarlama stratejisi midir bilinmez albümden paylaşılan ilk single ‘Rent I Pay’in duyurulması, dinleyicileri  sarsan bir biçimde oldu.27 Mayıs’ta Facebook sayfaları üzerinden “SPOON, R.I.P, JUNE 10” yazılı bir görselle ‘Rent I Pay’ duyurulmuş oldu.  İlk anda yaşanan panik dalgasının ardından, 10 Haziran’ın EP mi yoksa LP tarihi mi olduğu konuşmaları dönerken Jim Eno herkesin merakına son vererek verdiği bir röportajda albümün adını ve yayımlanma tarihini duyurdu. 10 Haziran’da yayınlanan ‘Rent I Pay’, albüm listesi ve artwork’ün ardından 1 Temmuz’da ‘Do You’ single’ı bizlerle paylaşıldı. Merak ve heyecanla geçen 2,5 ayın sonunda 5 Ağustos’ta 10 şarkılık They Want My Soul’a kavuştuk.

Söz konusu Spoon olunca öne çıkan şarkılardan bahsetmek biraz güçleşiyor zira yaptıkları her şarkıyı defalarca dinleyebiliyoruz. Ancak 21 yıl, 7 LP, 3 EP ve sayısız single sonrasında ‘They Want My Soul’ grubun en çok beklettiği ama bu bekleyişe en çok değen albümü oldu. ‘Rent I Pay’, ‘Inside Out’, ‘Rainy Taxi’, ‘Do You’, ‘Knock Knock Knock’, ‘Outlier’, ‘They Want My Soul’, ‘I Just Don’t Understand’ (Ann-Margret Cover), ‘Let Me Be Mine’ ve ‘New York Kiss’ olmak üzere 10 şarkıdan oluşan albümün tansiyonunu en çok yükselten şarkılar ise ‘Knock, Knock, Knock’ ve ‘New York Kiss’ olarak görünüyor.

Albümün 5. sırasındaki ‘Knock Knock Knock’, Spoon’un bugüne kadar yaptığı en tehditkar havaya sahip şarkısı çünkü içinde neredeyse her şey var. Davul vuruşlarıyla birleşen akustik gitar, Britt Daniel’ın özlediğimiz vokali, yatıştırıcı bir ıslık ve şarkının iskeletini birden bire yaran o müthiş distortion’ın birleşmesiyle muazzam bir şarkı ortaya çıkmış. İlk etapta prodüktör Dave Fridmann’ın etkisi olduğunu düşünsek de NPR’dan Bob Boilen’ın grupla yaptığı röportaj esnasında kayıt sırasında kimsenin hangi pedalı kullandığını bilmediği ortaya çıktı. Şarkı kaydedilirken kimse distortion’a neden olan pedalın hangisi olduğunu bilmiyor ve dinlediklerinde merak ederek araştırıyorlar. Alex ne yaptığını hatırlayamadığı için Fridmann’a mail atmış ancak onun da konu hakkında herhangi bir fikre sahip olmadığın anlaşılmış. Kayıt sırasında bazıları kapalı, bazıları açık olan 20 pedal bulununca işler biraz karışmış gibi olsa da şarkıyı orijinal haliyle koruyan Fridmann’ın distortion düşkünlüğü oluyor. Spoon’un ısrarla şarkıda çok fazla distortion olup olmadığını sorması üzerine Fridmann, The Flaming Lips ile yaptığı birçok kayıttan sonra kulağına ancak distortion olduğunda doğru geldiğini ve yanlış insana sorduklarını söyleyerek sorgulamaları bertaraf etmiş.

Bazı şarkılar ilk saniyede dinleyiciyi içine çeker, albümün son şarkısı ‘New York Kiss’ de onlardan.  New York’un ortasında Afrikalı Marimba’nın hipnotik sesi, elektronik ögeler, synth ile donatılmış soul’u ile ‘New York Kiss, dinleyiciye unutulmayacak bir dance-rock öpücüğü gönderiyor.

‘Do You’, ‘Rent I Pay’ gibi gerek müziği gerekse sözleriyle güçlü Spoon şarkıları yanında ‘They Want My Soul’, ‘Outlier’ gibi üst sınıf garage-pop, pop ürünlerinden, ‘I Just Don’t Understand’ gibi bir 60’lar R&B ve blues karışımı Ann-Margret cover’ına ve indie rock kıyılarından uzaklaşarak yeni bir yöne ilerleyen ‘Inside Out’a kadar tüm şarkılarıyla Spoon’un bu gezegende bir 21 yıl daha geçirmesini dileten bir albüm They Want My Soul.

21 yıllık müzik kariyeriyle, çok erken bulduğu ve durmadan geliştirdiği kendi diliyle ve baş döndüren güzellikteki şarkılarıyla Spoon’un dünyasında olmak her zaman büyüleyici bir deneyim. Grubun ruhunun bir başkasıyla karıştırılamayacak kadar benzersiz olduğunu bir defa daha kanıtladığı bir albümle baş başayız.

Seray Şan (Rave Mag/Ağustos)

Rökkurró Skuggamyndir
Rökkurró
Skuggamyndir

Rökkurró 

Eğer İzlanda bir kar küresi olsaydı Rökkurró onun içinde yaşayan bir ütopya olurdu.

Reykjavík orjinli Rökkurró’nun sesi klasik müzik, deneysel folk, dream pop ve post rock’ın en mükkemmel karışımlarından. Hildur Kristín Stefánsdóttir tüm bu soğuk havanın içinde hipnotize eden ve içe usul usul işleyen sıcacık sesi ile çello ve ambient gitar tınıları ile karıştırılıp üzerine piyano ve groovy bass serptikleri Rökkurró’nun melankolik masallarının kapısını açıyor.

Grubun bir araya gelme hikayesi bir hayli ilginç. 2006’da Amélie filmini izlemek için Bibi’nin (davul, gitar, piyano) evinde buluşan birkaç arkadaşın film gecesi, filmden etkilenerek birlikte müzik yapmaya karar vermeleri ile sonlanıyor. Kısa bir süre içinde evde kaydettikleri ilk kırkbeşliği 12 Tónar Shop’ta satışa sunan grup anında tükenmesi ile daha fazla kayıt yapmaya karar vermiş.

Grup üyeleri kendilerini ifade eden ve aynı zamanda güzel bir isim bulmak için uzun süre kafa patlatarak “Alacakaranlıkta sessiz” anlamına gelen Rökkurró isminde karar kılmış.

İlk stüdyo albümleri sade, sakin ve dinlendirici Það Kólnar Í Kvöld (It’s Getting Colder Tonight)’ı 2007’de yayınlayan grup yine aynı yıl Ólafur Arnalds ve múm gibi kendilerine destek veren isimlerle bir Avrupa turnesi düzenledi.

Canlı kaydedilen ve üzerinde hiçbir değişiklik yapılmayan ev yapımı ilk albümleri Það Kólnar Í Kvöld grubun ilk göz ağrısı olsa da tam olarak kendilerini tatmin edebilen bir sese sahip değildi. Bu nedenle ikinci albüme başlarken “kendi dillerini” yaratmayı amaçlayan Rökkurró yol gösterici olarak Alex’in kapısını çalmaya karar verdi.

2009’a geldiğimizde yapımcılığını Jonsi & Alex’den tanıdığımız Alex Somers’ın üstlendiği ikinci albümleri Í Annan Heim (In Another World)’i yayınladılar. İlk albümlerine kıyasla bir hayli farklı olan grup Í Annan Heim’i oldukça şımartmak zorunda kaldıklarını ifade ediyor. Albümdeki farklılıkta Alex’in parmağı olduğunu görmek çok da zor değil. Alex yazım sürecinden provalara değin grubun yanında bulunarak albümün şekillenmesinde oldukça yardımcı olmuş. Uzun süren kayıt döneminden sonra ortaya çıkan emek emek işlenmiş bir albüm Í Annan Heim. Albüm İzlanda’nın büyüleyici coğrafyasından ilham alan dokuz şarkıdan oluşmakta her biri kendi içinde ayrı bir albüm niteliğinde. Albümdeki herhangi bir şarkının diğerinden daha öne çıktığını söylemek biraz zor. Kesinlikle amaçladıkları gibi kendi dillerini yaratmış görünüyorlar.

Birbirinden yetenekli altı genç müzisyenin bir araya geldiği Rökkurró, sadece İzlanda dilinde söyledikleri şarkılarla yabancı dileyicileri için ikinci bir Sigur Rós vakası yaşatmakta. Eğer tiz sesli vokaller ilginizi çekiyorsa, içinden yaylılar, elektronik tınılar, piyano, basgitar ve akordeon geçsin bir de İzlandik olsun istiyorsanız, reçete Rökurro! Grubun son single’ı The Backbone ise hemen aşağıda:

Seray Şan (Kıyı Müzik/2013)

Chet Faker Nisan 2014’de yayımladığı ilk stüdyo albümü Built on Glass'ın 5. şarkısı Gold'un Hiro Murai yönetmenliğinde kaydedilen videosunu twitter üzerinden duyurdu.
Plak şirketi Future Classic’in video ismini yanlış girmesi nedeniyle kendi kendisiyle düet yapıyor gibi görünen müzisyen bir süre yanlışlığın düzeltilmesini beklese de sonunda “fk it here the link” diyerek enfes videoyu kucaklarımıza bıraktı. Gold’un baştan çıkarıcı havasına gecenin ortasında boş bir yolda dans ederek ilerleyen üç patenci de eklenince video nefes kesici olmuş.
2
Albüm Puanı:  9.0 /10
Yayınlanma Tarihi: 25/06/14
Label: Domino/Weird World
Öne Çıkan Şarkılar:
1. What You Wanted
2. Face Again
3. A Power
4. 2 Years On (Shame Dream)
Şarkı sözleriyle kurgulanan büyüleyici tuzaklar, şaşırtıcı derecede yatıştırıcı bir vokal ve yeteneğin ortak paydası Tom Krell, yeni albümü ‘What is This Heart’ı geçtiğimiz Haziran ayında yayınlayarak 2014’ün en iyi albümlerinden birine kavuşmamızı sağladı.
2009’da blogu üzerinden ücretsiz olarak dinleyiciye çıkardığı şarkılarıyla tanıştığımız How to Dress Well projesi 2010’da yayınladığı ilk LP ‘Love Remains’ ile belki de Krell’in bile beklemediği bir başarı yakaladı. Bir yandan Just Once EP (2011) ve Total Loss LP (2012) ile How To Dress Well projesinin başarısını pekiştirirken öte yandan Active Child, Shlohmo, Forest Swords, Flume, Jaques Greene gibi isimlerle yürüttüğü ortak çalışmalar ve Elite Gymnastics,Taking Back Sunday, Smog, Xiu Xiu gibi isimlerin şarkılarına yaptığı cover’lar ile ana akımda kolayca kaybolmayacak bir müzisyen olduğunu defalarca kanıtladı. Geçmişte ‘Ready for the Word’, ‘Suicide Dream 1/2′, ‘Decisions’, ‘Lover’s Start’, ‘Cold Nites’, ‘& It Was U’, ‘Ocean Floor for Everything’ gibi modern baladlar sunan Krell ,yeni albümüyle bu geleneğini sürdürecek gibi görünüyor.
Krell’in müzikal çizgisi ve How to Dress Well projesi en başından bu yana tam olarak ne olacağı kestirilemeyen bir noktada seyretmekte. Pop, indie ve R&B’nin sınırlarında dolaşırken bir anda yaylıların, akustik gitar sololarının arasında kalabiliyor veya distortion,synth, lo-fi ya da beat efektlerine çarpabiliyorsunuz. Ya da Krell’in de söylediği gibi sadece kişiliğinden ve bilincinden sıyrılarak duygular arasında sınırları zorlayan bir yolculuğa çıkıyor ve dinleyicilerini de beraberinde sürüklüyor. Bu yolculuğun odak noktası ise enfes falseto vokali ile ördüğü şarkı sözleri.
12 şarkılık What is This Heart, sakin akustik gitar ve piyano içinde yankılanarak dağılan yalın ve oldukça yoğun sözlere sahip ‘2 Years On (Shame Dream)’ ile açılıyor. İki erkek kardeşinde de Asperger sendromu bulunan Krell, çocukluğunu, kardeşlerinin yaşadığı zorlukları, toplumun onlar üzerinde yarattığı baskıyı, babasının kötü davranışları ve annesinin acısını anlattığı gerçek bir rüyaya dayanan bu şarkıyı yazdıktan sonra bir süre albümde yer alıp almaması gerektiği üzerine düşünse de psikologunun tavsiyesiyle albümde yer almasına karar vermiş. Böylesine zor bir şarkı ardından gelen ‘What You Wanted’da ise: “But changes come and changes how I look upon myself. Yeah, you could live happily and gone to somewhere else / So I know that I want it, know the soon as I got it. But the change, I hate it” diyerek günümüz yorucu ilişkilerini ve değişimi ironiyle sorguluyor ve sonunda bizi neyin beklediğini cesurca ifade ediyor . ‘Face Again’de ise distortion ve davul ile güçlü bir açılış yapan Krell “Go, in daylight they don’t have to hide truth. And you knew this before I had told you” diyerek pek çoğumuzun açılmamasını istediği bir başka kapıya doğru bizleri, bu muhteşem synth ve bass ögeleriyle sürüklüyor.
Tom Krell’in iç savaşlar yaratan şeffaf ve güçlü sözleri sadece yetenekli bir müzisyen ya da vokalden ibaret olmadığını gösteriyor. Bu özelliğinin arkasında Felsefe ve Edebiyat eğitiminin, kişiye kazandırdığı dinamikleri incelikle kavrama yetisinin rolü olduğunu söylemek mümkün olabilir. Ancak daha yakından baktığımızda Krell; aynı sorguları, dürüstlüğü ve acımasızlığı kendisine de uyguluyor. Kardeşleri ile kurmak istediği ancak başarısız olduğu aile bağı, toplum ve yalnızlığını kabullenerek geçen izole bir çocukluk dönemi Krell’in empati duygusunun oldukça üst seviyede olmasını sağlamış. Yarattığı her şarkının gerçek ve güçlü bir atmosfere sahip olması empati yeteneğinden kaynaklanıyor. Ayrıca şarkıları içinde birkaç yara açmadan müziğini parçalarını tamamlanmış saymıyor. Mutsuzluğunu gidermek ve bilincinden sıyrılmak için adım attığı müzik, sonunda sevdiği insanlar tarafından anlaşılan ve tanınan biri olmak istemesini sağlamış. Bu dönüşüm ise içinden geçenleri, sorularını, endişelerini, beklentilerini ne hissediyorsa onu içtenliğiyle ifade etmesini doğurmuş. Plastik müzisyen ve grupların arasında boğulurken; iyi bir matematikle hesaplanmış, uzun zamandır dinlediğim en iyi yolculuklardan birini sunan Krell, popüler olsa da kesinlikle popüler kültüre ait değil.
“What Is This Heart“sorusuyla açılmaması gereken kapıları açan How to Dress Well, yine can acıtan bir albüm yaratmış.
Seray Şan (Rave Mag/2014)
1
Woodkid Do you love me after all
Woodkid
Do you love me after all

Yoan Lemoine’ın altın çağın kapanışını yaptığı Do You Love Me After All? pazar gününe biraz keder bulaştırmak için mükemmel bir seçim olarak yastık altından çıkıverdi. Woodkid’in kapattığı çağ hakkında bir şeyler okumak isterseniz ise aşağıdan devam edebilirsiniz;

Woodkid Altın Çağında

Fransız müzik video yönetmeni, grafik tasarımcı, fotoğraf sanatçısı ve müzisyen Yoan Lemoine nam-ı diğer Woodkid’in ilk stüdyo albümü The Golden Age 2013’ün en başarılı albümlerinden biri olarak müzik dünyasında yerini aldı.

Yönetmenliğini yaptığı Teenage Dream (Katty Perry), Born to Die (Lana Del Rey), Take Care (Rihanna, Drake) videoları ile pek çok ödüle aday olan Lemoine asıl başarıyı The Golden Age albümünden çıkan ilk single Iron ve video klibi ile yakaladı. 2011 yılında yayımlanan Iron EPAssassin’s Creed: Revelations’ın fragman müziği olarak kullanılmasının da etkisiyle bir anda adını duyurdu.

The Golden Age albümü Lemoine’ın çocukluk yıllarını temsil ediyor. Bir röportajı esnasında çocukluk yıllarının altın çağı olduğunu söyleyen Lemoine, bu albümde başlangıcından sonuna yaşamı anlatmak için uzun bir yolculuğa çıkmış. Albüm 2011 yılı içinde yayımlanmak üzere planlansa da 2013’e kadar uzanan bir yapım sürecinin ürünü.  Albümün ana temasını oluşturan yolculuk sinematik bir hava barındırmakta ve Lemoine’ın yönetmen kimliğini müziğinde de kullanarak ortaya koyduğu eser kesinlikle takdiri hak ediyor.

Lemoine, müzisyen kimliğinin diğer yaratıcı kimliklerinden izler taşıdığını ve aslında müzik videoları, moda çekimleri ve grafik çalışmalarında da her zaman müzik ve şiirle iç içe olduğunu belirtiyor. Amacının tüm bu ögeleri bir arada toplayarak şiirsel yapıtlar ortaya koymak olduğunu söyleyen Woodkid, The Golden Age albümü ile istediğini elde etmişe benzemekte.  Genç müzisyen yarattığı videolar, müzik ve  sergilediği canlı performansları ile dinleyiciyi kendisine hayran bırakmakta.

The Golden Age adeta büyük bir sinema yapıtı için oluşturulan, her ayrıntısı düşünülmüş, hikayeyi dinleyicinin gözlerinde canlandırabilen bir albüm niteliğinde. The Golden Age albümünden şimdiye kadar Iron (Mart 2011), Run Boy Run (Mayıs 2012) ve I Love You (Nisan 2013) olmak üzere üç video yayımlandı. Videoları üçleme şeklinde oluşturan Lemoine, bir söyleşisi esnasında Iron’ın videosuna değinerek hikayenin başlangıç kısmını anlatmakla yetinip geri kalanı dinleyicinin hayal gücüne bırakmış:

“Bu tamamlanmamış bir parça, insanların boşlukları doldurup kendi hikâyelerini oluşturacaklarını düşünüyorum. 

… Aslında bir hikaye var; şehirle çarpışarak evinden kaçan bir çocuk hakkında. Nazik ve ham vokalleri oldukça sade, titizlikle hazırlanan müzik ise duygunun büyük kısmını aktarıyor.”

Ayrıca Lemoine bir pop ikonu olmak istemediğini ve videolarında kamera önünde bulunmayacağını ifade ediyor.

Şarkı sözleri videolarla birleştiğinde Lemoine’ın hikaye anlatıcısı olarak da oldukça başarılı olduğunu görüyoruz. Nitekim bu başarısı müzik otoritelerince de takdir gören sanatçı, Grammy (Run Boy Run yılın en iyi müzik videosu, 2013) de dahil olmak üzere film festivallerinde ve çeşitli müzik ödüllerinde en iyi görsel efekt, yılın en iyi müzik videosu, en iyi yönetmen gibi dallarda aday gösterildi.

14 şarkıdan oluşan albüm günlük hayatın hırsları ve kaygılarıyla gerçeküstü metaforları birleştirerek oldukça fırtınalı epik bir yolculuk sunmakta. Lemoine’ın yumuşak ve hüzünlü vokali yükselen yaylılar, dans beatleri, synth efektler ile karışıp dinleyiciyi saran güçlü bir orkestral popla mükemmel bir biçimde birleşmekte ve böyle bir deneyimi kağıt üzerinde anlatmak hiçbir zaman aynı etkiyi yaratmıyor.

Üç yıllık uzun yazım, besteleme ve kayıt döneminde oluşturulan albümün barındırdığı emek ve özen albümdeki her şarkıda kendisini hissettirmekte.  Her ne kadar öne çıkan şarkıları Iron, Run Buy Run, I Love You gibi görünse de albümde bulunan herhangi bir şarkı hit olabilecek düzeyde. Albümün açılış şarkısı The Golden Age, altın çağın bitmesinin hüznünü taşırken kapanış şarkısı The Other Side her şeyin başında, hayatı için savaşan bir çocuğun hikayesini fısıldıyor. Hikâyeyi dinlemek ve kendi versiyonunu oluşturmak ise dinleyiciye bırakılmış.

Sesinin güzelliğini kazara fark ettiğini ifade eden sanatçı bu durumun yere düşen herhangi bir şeyi fark etmek gibi olduğunu söylese de şimdiden Antony Hegarty’nin enfes vokalinden izler taşıdığı övgülerini aldı.

Son dönemde karşımıza çıkan çok yönlü sanatçılar arasında belki de en baş döndürücü isim olan Yoan Lemoine mükemmeliyetçi yanıyla kendisini daha da geliştirerek altın çağını sürdüreceğe benziyor.

Böyle albümler yapmaya devam edecekse tüm çağlar Woodkid’in olsun!

Seray Şan (SineGöz/Kıyı Müzik 2014)

Drink up baby, look at the stars 
I’ll kiss you again between the bars
4

Bağımsız müzik sahnesinin en iyi indie gruplarından The Away Days’in temelleri Oğuzcan Özen ve Sezer Koç’un 2011 yılında bir araya gelmesiyle atıldı. Bir süre İstanbul’un alternatif sahnelerinde performanslar sergilediler. 2012’de gelen 3 şarkılık How Did It All Start EP’si ardından bir dizi konser veren topluluk, sayısız başarılı grup ve müzisyeni ağırlayan SXSW ve The Great Escape’e davet edildi.  2013 yılı içerisinde Rumours, Galaxies gibi başarılı indie rock şarkıları sundular.

İstanbul orijinli indie rock, dream pop grubu The Away Days 9 Haziran’da Partapart Records aracılığıyla piyasaya sürülen yeni single’ları Your Colour’ı 27 Mayıs’ta Soundcloud üzerinden dinleyicilerine açmıştı. Yine shoegaze, dream pop, lo-fi ile indie rock’ı harmanlayan soundunu korumakta. Melankoli ile hipnotik davul vuruşlarını, zaman zaman su ışıltısını anımsatan gitar tınılarıyla tamamlanan puslu vokali bir araya getiren Your Colour oldukça çekici bir atmosfere sahip. Your Colour videosunun yönetmenliğini ise Oğuzcan Özen üstlenmişti. Daha önce müjdeledikleri ve geçtiğimiz günlerde yayımlanan Paris single’ı ise indie, orman ve güneşin muhteşem uyumu ile yaz playlistlerinin vazgeçilmezleri arasına şimdiden girdi. 

The National Heavenfaced
The National
Heavenfaced

Mistaken for Strangers’ı izlediğimde Matt’den tamamen nefret etme noktasına gelsem de şarkılarını dinlemekten kendimi alamıyorum. Yine The National’ın altıncı stüdyo albümü Trouble Will Find Me ile kalabalık bir akşam üzerinde nebze sakinlik elde etmeye çalışırken buldum kendimi.

Noah Gundersen Time Moves Quickly
Noah Gundersen
Time Moves Quickly

Folkun En Saf Hali: Noah Gundersen - Ledges

Folk müziğin genç seslerinden Noah Gundersen 3 solo EP’den sonra nihayet ilk stüdyo albümü Ledges’ı geçtiğimiz Şubat yayımladı.

Tamamen Noah Gundersen’nın elinden çıkan albüm Stone Gossard (Pearl Jam)’ın sahip olduğu Seattle’daki Studio Litho’da kaydedildi. 11 şarkıdan oluşan albüme katkıda bulunanlar ise Noah’ın aile üyelerinden oluşuyor. Müzik kariyerinin tamamında kız kardeşiyle gördüğümüz Noah, Ledges’da da kardeşi Abby Gundersen (Noah Gundersen & the Courage)’dan kadife vokalinden ve çello, keman, piyano yeteneklerinden yardım aldı. Ayrıca ailenin en küçük üyesi Jonathan Gundersen davul başta olmak üzere birçok enstrümanda albüme destek verdi. Noah’ın güçlü aile bağlarının da hissedildiği albüm folk’un en dokunulmamış halinin ürünü olarak öne çıkıyor.

Henüz 24 yaşında olan Noah Gundersen kariyerine erken yaşta başlayan müzisyenlerden. 11 yaşında başladığı klasik piyano eğitimi ile müziğe ilk adımını atan müzisyen, daha sonra 14. yaş gününde aldığı ve hala kullandığı akustik gitarla folk müziğe giriş yaptı. 2007’de kurulan Beneath Oceans adlıbir post-punk topluluğuyla yola çıksa da grup 2008’de dağıldı ve bu kısa yolculuğun ardından aynı yıl içinde ilk solo çalışması 6 şarkılık Brand New World EP’sini yayımladı. 2009’da Saints & Liars, 2011’de Avalanche adlı tek şarkının yer aldığı B-Sides ve Ağustos 2011’de Family EP’lerini yayımladı.

Ana akımın oldukça uzağında ve çağdaşı olan müzisyenlerden farklı oldukça naif bir çizgide duruyor Noah Gundersen. Taylor Swift gibi adını duyuramamış olsa da bu durum müzisyenin büyük plak şirketleri ve pazarlama stratejileri ile çevrelenmiş “paket albüm” mantığını tercih etmeyişinden kaynaklanıyor. Önceki çalışmalarında olduğu gibi Ledges’da da pazarlama kaygısından uzak ve dinleyicilerinin başucunda oturup hikâyeler fısıldadığı bir albüm yaratan Gundersen, bu kararıyla hala saf folk müziğin yaşadığını göstermekte.

11 şarkılık albüm her insanın bir dönem hissettiği günlük hayat kaygılarından ve her şeyi bırakıp gitmek isteğinden bahseden Noah’ın vokaliyle açılıyor, ardından Abby Gundersen’nın kadife sesi ve akustik gitarın huzurunun da devreye girmesiyle Poor Man’s Son hayattan kaçıp başınızı koyacağınız bir omuz oluveriyor. Albümün henüz ilk şarkısında ortaya çıkan hikâye anlatıcı rolü Noah’ın sadece bir müzisyen ve vokalden ibaret olmadığının en iyi ispatı. İkinci şarkı Boathouse ise klasik batı folk şarkılarından biri olsa da Noah Gundersen’ın en güçlü silahı, sesiyle yine dokunaklı bir havaya bürünüyor. Akustik gitarla başlayan Isaiah’da aşkın üçüncü boyutu olmaktan kaynaklanan iç savaşına tanık oluyoruz (I’m the reason you’re guilty. I’m the other man’s arms). Albüme ismini veren Ledges ise Gundersen’ın iç hesaplaşmalarının ve geçmişe uzanan yolculuğunun anlatıldığı bir şarkı. Hatalar sonunda kaybedilenlerin, kayıplar ertesinde yaşanan sarsıntıların, uykusuz ve sarhoş zamanların, verilen hasarın, endişelerin içinde kaybolurken en çok “daha iyi biri” olabilme mücadelesini görüyoruz. Ledges kuşkusuz ki Noah’ın bugüne kadar yaptığı en şeffaf ve güçlü şarkılardan. Albümün son iki parçası Dying Now ve Time Moves Quickly dinleyiciye Noah’la aynı odada olduğunu hissettirecek kadar samimi, şeffaf ve bir yönüyle de hayatı sorgulatabilen türden şarkılardan. Özellikle Time Moves Quickly keman, piyano tınılarıyla ve neredeyse Noah’ın kendi kendine fısıldayarak söylediği “Time moves quickly, with or without me. You go fast and I’ll go slow.” sözleriyle albümün en vurucu şarkılarından. Ledges’ı bu kadar iyi bir albüm yapan en büyük etken müzisyenin herhangi bir matematiği, planı olmadan hareket etmesi ve tüm içtenliğiyle içinde olup bitenleri dinleyiciye aktarabilmesi.

Aslında bir albümden daha çok tüm yargılardan arınmış, sığınabileceğimiz oldukça romantik ve huzurlu bir kovukla karşı karşıyayız. Abby ve Noah’ın muhteşem kadife vokalleriyle donatılmış hikâyeler dinlemek ve folkun en yatıştırıcı haline kendinizi bırakmak isterseniz Ledges kesinlikle aradığınız albüm.

Seray Şan 

*Kıyı Müzik 2014

Hopelandic programlarını copyright problemi olmadığı için Mixcloud’a yüklemeye başladım, birkaç gün içerisinde 24’üne de aşağıdaki linkten ulaşılabilecek.


Hopelandic by Seray Şan on  Mixcloud
5